Bu site Harun Yahya eserlerinden yararlanılarak, "Darwinizm'in toplumların ve bireylerin yaşamı için neden ciddi bir tehlike olduğunu anlamayan veya anlamazlıktan gelenlere, bu teorinin geniş çapta kabul görmesinin ve özellikle genç nesillerin bu teoriyle eğitilmesinin tehlikelerinin gösterilmesi" amacıyla hazırlanmıştır.



 Ana Sayfa

KISIRLAŞTIRMA VE ÖLDÜRME YASALARI


Yirminci yüzyılın insanlık tarihinin en çok kan dökülen, insanların en fazla baskı ve şiddete maruz kaldığı bir dönem olduğu açıktır. Hitler, Stalin, Pol Pot, İdi Amin gibi diktatörlerin zalimliklerine tüm insanlık şahit olmuştur. Din karşıtı ideolojilerin ortaya çıkardığı kutuplaşmalar, bunların doğurduğu savaşlar, sağ-sol çatışmaları, iç savaşlar milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Birçok Batı ülkesinde yüzlerce insanın sadece hasta, sakat veya yaşlı olduğu için nasıl zorla kısırlaştırıldığını veya ölüme terk edildiğini; Hitler’in kendi halkından “işe yaramaz” gördüğü insanları topluca katlettiğini herkes bilmektedir.

Ancak birçok kişi tarafından bilinmeyen bir gerçek vardır; 20. yüzyılı böylesine kana bulayan ideolojiler aslında ortak bir temele dayanmaktadır. Bu ortak temel, materyalist felsefenin tabiata uyarlanmış hali olan Darwinizm’dir. Darwinizm, bilimsel bir kılıfla bu ideolojilere ve bağlılarının insanlık dışı uygulamalarına sözde bir meşruiyet kazandırmıştır.

Darwinizm’in özünü, doğada canlılar arasında bir “yaşam mücadelesi” olduğu ve bu mücadelenin sonucunda “güçlü olanların yaşadıkları, diğerlerinin ise ezilerek yok edildikleri” iddiası oluşturmaktaydı. Söz konusu yaşam mücadelesinin, sözde “doğanın meşru ve değişmez bir yasası” olduğunu öne süren Darwinizm’in bu iddiası, tüm bitkileri, hayvanları ve insanları içine almaktaydı.

20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi de söz konusu iddiayı hayata geçirme çabasının bir ürünüydü. Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına geliyordu. Bu fikri savunanlara göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, insan ırkı da bu şekilde ıslah edilebilirdi. Kısacası öjeni ile sözde insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesi amaçlanıyordu.

Öjeni savunucularının en ciddi yanılgılarından biri, insanların karakterlerine has özelliklerin büyük bir çoğunluğunu kalıtımsal sanmaları veya kasıtlı olarak bu iddiada bulunmalarıdır. Örneğin, öjeni taraftarlarına göre tembellik, yoksulluk gibi istenmeyen özellikler kalıtımsaldır. Tembel insanların tembel çocukları olacağını sandıkları için, bu insanların evlenmelerine ve çocuk sahibi olmalarına engel olmaya çalışmışlardır. Evrim teorisini savunanların bu derece mantık dışı bir iddiayı sözde bilim adına savunabilmeleri ise dikkat çekicidir.



DARWIN’İN KUZENİ F. GALTON’A KALAN MİRAS: ÖJENİ


Sosyal Darwinizm’in en geniş çaplı ve en acımasız uygulamalarından biri öjenidir. İlk olarak Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından 1883 yılında kullanılan öjeni (eugenics) terimi, Yunanca iki kelimenin birleşmesinden oluşur; eu (iyi) ve genet (doğum). İki kelime biraraya geldiğinde “doğuştan iyi oluş”, “kalıtımsal soyluluk” anlamlarında kullanılmaktadır. Gerçekte ise bu kavram, anlamında yer aldığı gibi iyilik değil, tam tersine büyük bir vahşet ve zulüm içermektedir.

Öjeni sapkınlığının temelleri aslında Malthus tarafından atılmıştı. Darwin’e de esin kaynağı olan Malthus’un Deneme’sinde, öjeniye temel oluşturacak batıl telkinler bulunuyordu. Malthus’un bu sapkın bakış açısından etkilenen Darwin de öjeni ile ilgili bazı felaket dolu öngörülerde bulunmuştu. İnsanın Türeyişi kitabında, bazı sosyal uygulamalar nedeniyle zayıf olanların elenemediklerini ve bunun da biyolojik gerilemeye neden olabileceğine dair sapkın endişelerini dile getirmişti. Darwin’in insanlık dışı düşüncelerine göre, “yabani insanlar” ve hayvanlar arasında kusurlular hızla elenirken, medeni toplumlarda bu insanların tıp bilimi ve hayırseverler tarafından korunmaları büyük hataydı.



GEÇMİŞ DÖNEMLERDE UYGULANAN ÖJENİ FAALİYETLERİ


Sapkın öjeni fikrinin acımasız uygulamaları, farklı dönemlerde değişik ülkelerde gerçekleştirilmiştir. İlk olarak İngiltere’de başlayan bu uygulamalar, daha sonra ABD’de ve Nazi Almanyası’nda görülmüştür.

İngiltere’de öjeni vahşetinin öncüsü, Darwin’in kuzeni Francis Galton’dı. Darwin’in oğlu Leonard Darwin de öjeni sapkınlığının İngiltere’deki savunucularından ve uygulayıcılarındandı. Ayrıca Winston Churchill de öjeni hareketine destek verenler arasındaydı. (Allan Chase, The Legacy of Malthus, Chicago:University of Illinois Press, 1980, s.136)

Galton, “güçlü olan hayatta kalır” ilkesine uyulması ve sadece en güçlü insanların dünyaya katılmasına izin verilmesi gerektiğini iddia etmişti. Galton’un bu bilim ve mantık dışı tezine göre, insanoğlu, türünün sözde evrimini kontrol altında tutabilecek ve hatta daha üstün bir ırk meydana getirebilecek bir konumdaydı.

Galton’ın hiçbir dayanağı olmayan insanlık dışı tezleri bunlarla sınırlı değildi. Örneğin sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi için, zekası ve entelektüel seviyesi düşük kişilerin çoğalmalarının durdurulması ve diğerlerinin çoğalmalarının teşvik edilmesi gerektiğini de öne sürmüştü. Aksi takdirde sosyal bir çöküş olacağını iddia ediyordu. Galton, 1907 yılında Huxley Üniversitesi’nde verilen bir konferans sırasında, “ulusumuzun beyinleri, üst seviyeli sınıflarımızdaki insanlar arasında bulunuyor” iddiasında bulundu. (Joseph L. Graves Jr, The Emperor’s New Clothes, Rutgers Universtiy Press, 2001, s. 98) Galton ayrıca, üst sınıfa ait çocukların doğum sırasında belirlenmelerini ve ailelerine bu çocuklar için 1000 pound ödenmesini önerdi. Üst sınıfın kadınlarına, kendi isteklerinin dışında bir erkek ve bir kız çocuk daha doğurmalarını teklif etti. (a.g.e.)

Galton’ın da yönlendirmesiyle, İngiltere’de öjeni hareketinin ilk faaliyeti doğum kontrolü üzerine olmuştur. Bu, sadece evrim teorisinin yanılgılarına kapılanlar tarafından sözde “aşağı insanlar” olarak görülen “fakir” halkı ve yine kendilerince “aşağı” ırktan insanları hedef alan bir çalışmaydı.

Öjenistlere göre “aşağı ırk” ile “üstün ırk”ın arasındaki dengeyi kurmak için atılacak ilk adım sözde “ırk hijyeni” idi. Irk hijyeni için öncelikle kimlerin istenilen, kimlerin istenilmeyen olduğunu belirlemek gerekiyordu. Bu ayrımı yapmak için oldukça ilkel ve akıldışı yollara başvuruluyordu. Bunlar, hiçbir güvenilirliği olmayan, dönemin bilimsel cehaletini yansıtan değerlendirmelerdi. Zaten amaç da aslında güvenilir sonuçlar elde etmek değil, bir şekilde “istenilmeyen” kitle olan fakirleri, hastaları ve “aşağı” görülen ırkları ortadan kaldırmak veya toplumdan izole etmekti.



Galton’un ölümüyle birlikte öjeni hareketi, Henry Goddard, Henry Fairfield Osborn, Harry Laughlin ve Madison Grant gibi Galton’ın varisleri tarafından devam ettirildi. Bu kişilerin öncülüğündeki öjeni vahşeti, başka kıtalara da sıçradı. Almanların yaptığı, Akıl Hastalarını Temizleme Hareketi, dönemin pek çok materyalist vakfı tarafından desteklendiği gibi, Dr. Alexis Carrel gibi pek çok ünlü Darwinist tarafından da alkışlanmış; hatta akıl hastaları ile mahkumların topluca katledilmeleri de hiç çekinmeden savunulmuştur. (Bernhard Schreiber, The Men Behind Hitler - A German Warning to the World)

Öjeni sapkınlığının hızla yayılması, o dönemde dünyanın pek çok yerinde zorunlu kısırlaştırma yasalarının kabul edilmesine neden olmuştur. 1930’ların ABD’sinde toplam 100 bin kişi –çoğu rızası olmadan– kısırlaştırılmıştır. Ancak bu insanlık dışı uygulama 1974 yılında yasalardan kaldırılmıştır. (The Pioneer Fund)

Ancak ilerleyen dönemlerde toplum içindeki sağduyu sahibi insanlar, öjeninin tam anlamıyla bir vahşet olduğu gerçeğinin farkına varmışlar ve gerekli önlemleri alarak bu vahşetin uygulamadan kaldırılmasını sağlamışlardır. Ne var ki bu esnada Naziler, 2 milyon kişiyi zorla kısırlaştırmışlardır. (Joseph L. Graves Jr., The Emperor’s New Clothes, Rutgers Universtiy Press, 2001, s. 119)

Ian Kershaw tarafından yazılan ve 1998 yılında yayınlanan Adolf Hitler’in biyografisinde, 1920’lerin Almanyası’nda Sosyal Darwinizm’in, öjeninin ve faşizmin iç içe geçtikleri belirtilmekte ve şöyle denilmektedir:

Entegral nasyonalizm, nasyonal sosyalizm, Sosyal Darwinizm, ırkçılık, biyolojik anti-semitizm, öjeni, seçkincilik (elitizm) farklı ölçülerde birbirleriyle karıştılar... (Ian Kershaw, Hitler, volume 1, 1998, s. 134)

Bilim tarihindeki yanlışlar üzerine çalışmalar yapan Dr. Robert Youngsonise, yaptığı bir değerlendirmede, Nazilerin katliamlarının temelinde öjeni fikrinin yer aldığını ve öjeninin tarihin en büyük bilimsel yalanlarından biri olduğunu şöyle ifade eder:

Öjeninin bu karanlık yönünün sonucu, Adolf Hitler’in saf Aryanlar’ın evlenmelerini teşvik ederek ve az gelişmiş genlere sahip olduklarını iddia ettiği altı milyon insanı öldürerek ‘efendi ırk’ı üretmeyi denemesiydi… Galton kesinlikle öjeninin başlıca mimarıydı ve Hitler’de bu fikir saplantı halini almıştı. Dolayısıyla, sonuçları açısından bu görüş tüm zamanların en büyük bilimsel hatalarından biri olarak nitelendirilebilir. (R. Youngson, Scientific Blunders; A Brief History of How Wrong Scientists Can Sometimes Be, Carroll and Graf Pub., New York, 1998)

Nazi Almanyası’nda çıkartılan ırkçı yasalardan sonra, sıra, halka öjeni uygulamalarını, özellikle “zihinsel hastaların katliamı” olarak açıklanabilecek ötenaziyi kabul ettirebilmeye gelmişti. Bunun için çok çeşitli propaganda yöntemleri kullanıldı. Bu yöntemlerin başında filmler geliyordu. Amaç, insanları “bu kadar çok işe yaramaz insanı yaşatmak için neden bu kadar çok çaba harcansın ki” yalanına inandırabilmekti. Gazetelerde, zihinsel özürlüler için ne kadar para harcandığına ve bu paranın başka hangi yararlı işlerde kullanılabileceğine dair haberler ve yazılar yayınlandı. Başlatılan kampanya o kadar geniş çaplıydı ki, okul kitaplarına kadar ulaştı. (a.g.e. s. 32)

1938’lerin sonunda Almanya’da ilk ötenazi uygulamaları başladı. 1938’in sonlarına doğru Leipzig’den Knauer adında bir kişi Adolf Hitler’e bir mektup gönderdi. Mektupta, kör, geri zekalı ve eksik uzuvları ile doğan çocuğunun hayatına son vermek için bir doktor istediğini yazdı. Mektubuna cevap olarak Hitler özel doktoru Profesör Karl Brandt’i Leipzig’e yolladı ve sonuç olarak çocuk, doktorlar tarafından öldürüldü. (a.g.e.s.32)

Hitler, Dr. Karl Brandt ve Philip Bouhler’e özel durumlarda ötenaziye izin verme yetkisi verdi. “Hitler’in Emri” olarak anılan yetki belgesinde şöyle deniyordu:

Bouhler ve Dr. Brandt, ismen belirlenecek olan bazı doktorların yetkilerini genişletmekten sorumludurlar. Buna göre, hastalık durumlarının tetkik edilmesi sonrasında insan sağduyusu –bu hastalar için- merhametli bir ölüm için karar verebilecektir. İmza, A. Hitler. (a.g.e. s. 33)

Cinayeti günlük hayatın bir parçası haline getiren bu yetki, Nazi Almanyası’nın psikiyatristleri tarafından işlenen suçlara “yasal” temel oluşturmakla kalmamış, daha sonra Nuremberg davalarında ve diğer bazı davalarda, sanıkların bu yetkiyi bir emir olarak yorumlamaları, yaptıkları katliamları sözde hafifleten bir neden olarak öne sürülmüştür.

Hitler’in Darwinizm’i temel alan sapkın dünya görüşü, öjeni gibi insanlık dışı uygulamalarla yalnızca diğer ırklar için değil, kendi ırkı için de büyük bir belaya dönüşmüştür. Nazi Almanyası, Sosyal Darwinist dünya görüşü toplumlara tam olarak uygulandığında, ne büyük felaketlerin yaşanacağını görmek açısından tarihi bir ibret vakasıdır.

Bu akıl ve vicdana aykırı düşünceleri ortaya atan ve bunları uygulamaya kalkan kimselerin nasıl olup da bu kadar büyük bir kin, nefret, duyarsızlık, acımasızlık ile dolu oldukları, nasıl olup da acımasız katillere dönüştükleri üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bu sorunun cevabı açıktır: Bu düşünce; Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, dolayısıyla Allah korkusuyla hareket etmeyen, sevgi, şefkat, merhamet gibi insani vasıflardan uzak, hastalıklı beyinlerin ürünüdür. Darwinizm olarak sistemleştirilen bu düşüncelere göre, kendini eğitilmiş bir hayvan türü olarak gören, yaşamın bir mücadele alanı olduğunu ve bu mücadelede ayakta kalmak için her türlü kötülüğün yapılabileceğini düşünen kişilerin böylesine insanlık dışı uygulamalar yapmaları da kaçınılmazdır.



KURAN AHLAKININ GETİRDİĞİ MERHAMET ANLAYIŞI


Yaşlılar, hastalar, özürlüler, akli dengesi yerinde olmayan kişiler şefkat ve merhamet duyulması gereken mazlumlardır. Kuran ahlakında inananlar; fakirlere, zayıflara, düşkünlere, muhtaç insanlara, kendi bakımına güç yetiremeyenlere şefkat duymaya, merhamet etmeye, özveride bulunmaya, bakmaya, koruyup kollamaya teşvik edilir. Söz konusu kişilerin ıslah edilmelerinin zor olduğu durumlarda bile, yapılması gereken, bu kişileri yok etmeye çalışmak değil, olabilecek en iyi şekilde korunup kollanmalarıdır.




Örneğin Türk-İslam ahlakının hakim olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda, hastalar sadece aileleri değil, çevrelerindekiler tarafından da korunup kollanıyorlar, özel kliniklerde bakılıyorlar hatta çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılıyorlardı. Fakir halka ücretsiz sağlık hizmetleri sunuluyor, hatta fakirlerden para talep eden hekim veya hastane görevlileri cezalandırılıyordu. 1871 yılında halkın sağlık hizmetlerini düzenlemek amacıyla “Sıhhiye Müfettişlikleri” ile “Memleket Tabiplikleri” kurulmuştu. Bu düzenleme ile öngörülen uygulamalardan bazıları şöyleydi:

  • Doktorlar haftanın belirli gün ve saatlerinde, belirli bir yerde, zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin başvuran tüm hastaları ücret almadan muayene edecektir. Gerekli aşılar da ücretsiz yapılacaktır.
  • Muayeneye gelemeyecek durumda olanları doktorlar evlerinde muayene edecek, ödeme gücü olanlardan, önceden belirlenen bir ücret alınacaktır. Yoksul olanlardan ücret alınmayacak, zorunlu giderler belediye sandığından doktora ödenecektir.
  • Önemli bir gerekçe olmadan hastalara bakmamak, yoksullardan ücret almak işten uzaklaştırma nedenidir. (Doç. Dr. Haydar Sur, (Sağlık Hizmetlerinin Geçmişi ve Gelişimi)



Ayrıca Osmanlı’da, öjeni gibi vicdansız uygulamaların aksine akıl hastalarına da özel tedavi yöntemleri uygulanıyordu. 15. yüzyılda dahi akıl hastaları için imar edilmiş darüşşifalar vardı. Hastalar, hastalıklarına göre seçilmiş özel Türk müziği makamlarıyla tedavi edilmeye çalışılırdı. Ayrıca özel yemekler, çiçekler ve manzaralar ile de tedavi uygulanıyordu. (Osmanlı İmparatorluğu)

Sonuç olarak, öjeni gibi insanlığın karşı karşıya kaldığı acımasızlıkların ortadan kaldırılması ancak, Yüce Rabbimiz’in insanlara rehber olarak gönderdiği Kuran’da belirtilen adalet, hoşgörü, sevgi, şefkat, merhamet, fedakarlık, yardımlaşma, gibi güzel ahlak özelliklerinin hayata geçirilmesi ile mümkündür.

Sonsuz merhamet sahibi Yüce Allah’ın zayıflara, fakirlere, yaşlılara karşı nasıl davranılması gerektiğini bildirdiği ayetlerden biri şöyledir:

... Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin... (Bakara Suresi, 83)